Примеры использования: gleam

He's got that gleam in his eye.
Gözleri parlıyor resmen.
The tissues of hard muscles weaken like hoary oxen at the plough and no longer when night falls do two wings gleam behind me
Sert kasların dokuları zayıflıyor pulluktaki kırlaşmış öküz gibi ve artık gece düştüğünde arkamda iki kanat ışıldamıyor.
Its fiery gleam saved a ship full of South Beach swabbies.
Onun atesli pariltisi Guney Kiyili bahriyeliyle dolu bir gemiyi kurtardi.
Just a gleam of white, you know?
Böyle beyaz bir pırıltı gibiydi.
Oh, and they gleamed in the moonlight.
Ay ışığında parıldıyordu.
I could've made that shit hole you called an existence gleam with accomplishment.
Şu yaşam parıltısı dediğin şeyi başarabilirdim.
All of their blind, unblinking eyes beheld the hero, gleam and stride.
Kör, açılıp kapanmayan gözleri ejderhaya dikkat kesilip parladı ve saldırdı.
Mmm, minty gleam.
Naneli parıltı.
♪ That gleam in your eyes ♪
Bu gözlerinde parıldıyor
A city that - though it rises from dank and fetid earth - will gleam with the purpose and clarity of a summer morning.
Öyle ki - nemli ve pis bir toprağın üstüne bile olsa - ...bir yaz gününün ruhuyla ve parlaklığıyla göz alacak bir şehir.
Moon Gleam!
When computer networks were just a gleam in the eye of the department of defense.
Bilgisayar ağının Savunma Bakanlığı'nın gözünde parladığı zamanda.
...and young Hutter traveled down countless dusty roads, until finally the Carpathians gleamed above him.
...ve genç Hutter, sonunda Karpat Dağları üzerinde ışıldayana dek sayısız tozlu yollardan güneye indi.
You weren't even a gleam in your old man's eye.
Yaşlı adamın gözlerinde pırıltı yok.
"Her angel's smile gleamed."
"Melekvari gülüşü parıldıyor."
He does get that gleam in his eye.
Onun gözlerindeki pırıltıdan anlaşılıyor.